Eurovision’da Kırım Tatar Sürgünü ve Türkvizyon’un Yalnız Türkleri

Türkiye 1975-2013 yılları arasında 35 kez katıldığı Eurovision Şarkı Yarışması‘na son dört yıldır katılmıyor, yarışma TRT’de dahi yayınlanmıyor. Bunun yerine Türkvizyon adı verilen ve sadece “Türk dünyası” ülkelerinin katıldığı bir organizasyon düzenleniyor, onu da kimse izlemiyor.

Eurovision’u bu sene Ukraynalı sanatçı Jamala’nın Kırım Tatar Sürgünü’nü anlatan “1944” adlı şarkısıyla kazanması, Türkiye’ninse yaklaşık bir ay önce New York semalarına Ermeni Soykırımı’nı inkar eden bir gösteri yapması uluslararası alandaki vizyonsuzluğumuzu tartışmak için çok iyi bir fırsat.

“Men bu yerde yaşalmadım”

Önce, henüz dinlememiş olanlar için Jamala’nın 1944 şarkısına yer verelim, nakarattaki Kırım Tatarcası (dilerseniz, Kırım Türkçesi) sözlere de dikkat çekmiş olalım.

Jamala, tam adıyla Susana Camaladinova, baba tarafından Kırım Tatarı, anne tarafından Ermeni (Haçaturyan) kökleri olan, Kırgızistan doğumlu Ukrayna vatandaşı bir sanatçı.

Sözlerini kendi yazdığı şarkı, Stalin döneminde uygulanan Kırım Tatar Sürgünü‘nü anlatıyor. Jamala’nın büyük babaannesi kızlarından birini bu sürgünde kaybetmiş. 1944’ün İngilizce sözlerinde “Yabancılar geldiklerinde evine gelirler, seni öldürürler ve suçlu değiliz derler.” diyor, etkileyici nakaratında ise Kırım Tatarcası’yla “Men bu yerde yaşalmadım, yaşlığıma toyalmadım”.

Doğrudan sözlerinde olmasa bile, Ukrayna’nın şarkısında bugüne dair de mesajlar var: Şubat 2014’teki Euromaidan Devrimi‘nin ardından Rusya yanlısı ayrılıkçılar Ukrayna toprağı olan Kırım’da bağımsızlık ilan ettiler, Mart ayındaki referandumda ise çoğunluğun oyuyla Kırım Rusya tarafından ilhak edildi. Kırım’daki Tatarların Sovyetler Birliği içinde tehcir edilmesi, bugünkü Kırım’ın nüfus yapısını belirleyen önemli bir tarihi geçmiş.

Yarışmaya ulusal pop starını gönderen ve ikinci olan Rusya karşısında Ukrayna’nın zaferi, aslen Rusya baskısına karşı başkaldırmış olan Euromaidan hareketine de cesaret verdi. Euromaidan, Ukrayna’da düzenlenecek 2017 Eurovision yarışmasının Kırım’ın sahil kenti Yalta’da yapılmasını istiyor.

It’s time to get out from Crimean Tatars land, Mr#Putin! Çok sag ol, #Jamala ! #Eurovision #Crimeais #Ukraine ! pic.twitter.com/nd4tRZ50b4
— Euromaidan PR (@EuromaidanPR) May 15, 2016

“Kırım Tatarları’nın topraklarından çıkma vakti geldi Sayın #Putin! Çok sag ol #Jamala ! #Eurovision #Kırım #Ukrayna’dır !”

Türk gururu vs AKP muhafazakarlığı

Yarışmadan önce Türkiye’deki pek çok haber masası Ukraynalı Jamala’yı ve Azerbaycanlı Samra’yı “Türk” olarak  benimsedi ama bu pekala yersiz bir gurur. Çünkü Türkiye’nin Eurovision’a katılmaması ciddi bir kültürel çatışmanın, daha doğrusu, Türkiye’nin muhafazakarlaşmasının ve yalnızlaşmasının doğrudan bir sonucu.

2013’te TRT’nin Eurovision’a katılmama kararı kağıt üstünde “oylama sisteminin adaletsizliği ve bazı ülkelerin doğrudan finale kalması” olarak gösterildi.

Doğrusu, 2013’te oylama sisteminde yapılan küçük değişiklik, halkın verdiği oyların daha şeffaf bir şekilde yansıtılması hakkındaydı, bu yıl ise halkın oyları jüriden sonra açıklanarak kazananı dahi belirlemiş oldu; bu daha demokratik. Eurovision’un masraflarına en çok katkıda bulunan ülkelerin doğrudan finale kalması kuralı ise 2000 yılından beri uygulanıyor. Kaldı ki, doğrudan finale alınmanın yarışmayı kazanmaya pek bir katkısı yok: Son 16 yılda doğrudan finale alınan beş ülke arasında sadece Almanya bir kez birinci olabildi. Türkiye ise aynı kurallar altında 2003’te Sertab Erener’le birinci, 2010’da maNga ile ikinci oldu; 2004, 2007, ve 2009’da ise ilk beşe girdi. Yani Türkiye’nin aleyhine bir adaletsizlikten bahsetmek pek mümkün değil.

Peki Türkiye gerçekte neden Eurovision’a katılmıyor?

TRT Genel Müdürü’nün 2015’teki itirafı asıl meseleyi anlatıyor:

“Sadece oylama sistemi değil, ahlaki sisteme ilişkin de bazı sorunlar vardı. Son yıllarda bazı konular öne çıkmaya başlamıştı. Bunlara ilişkin eleştirilerimiz vardı. Bunlar konusunda karşılıklı yol alındı”

TRT yayınlamasa da Eurovision’u izlemeye devam edenler, Türkiye’nin sorun ettiği bu “ahlaki sistem”den kastın ne olduğunu iyi biliyorlar:
2013’te Finlandiya adına katılan Krista Siegfrids, Marry Me adlı şarkının sonunda kadın vokalisti ile öpüşmüştü. Finlandiya’da eşcinsellik suç veya hastalık olarak görülmüyor; eşcinsel çiftlerin evlilik ile aynı hukuksal nitelikteki medeni birliktelik hakkı ise 2002’de tanınmış. Siegfrieds’in şarkısı ve dans performansı evlilik hakkının da yasalaşmasını savunuyor, bunun için toplumsal destek de sağladı: Finlandiya’da eşcinsellerin evlilik hakkı 2015’te imzalandı, 2017’de yürürlüğe girecek.

İşte TRT, yayınlayacağını duyurduğu 2013 Eurovision’unu son dakikada bu nedenle yayınlamadı.

2003’te Rusya adına katılan ve lezbiyen olduklarını saklamayan t.A.T.u grubunun performansı ise Türkiye için sorun olmamıştı. Eurovision tarihinde açıkça gay olduğunu söyleyen ilk yarışmacı, 1997’de İzlanda adına yarışan Paul Oscar‘dır, ve o da Türkiye için sorun olmamıştı, Türkiye o yıl Şebnem Paker’in “Dinle” şarkısıyla üçüncü olmuştu.

2014’teki yarışmayı ise Avusturya adına yarışanConchita Wurst kazandı. Conchita Wurst aslında Thomas Neuwirth adlı sanatçının sahne şovundaki karakterinin adı. Adına drag queen denilen, kadın görünümüyle sahne performans sergileme işi Türkiye izleyicisine hiç de yabancı değil aslında: Seyfi Dursunoğlu 1970’lerden beri, TRT dahil pek çok televizyonda Huysuz Virjinkarakteri ile şovlar gerçekleştirdi, İzmir Fuarı dahil pek çok sahnede çıktı. Kadın dansözlerin hoş görülmediği zamanlarda kadın kıyafeti giyen erkek dansçıların, zenne‘lerin, Anadolu’daki kökü ise çok daha eski.

2007’de Danimarka adına katılan bir başka drag queen, DQ’nun sahne performansı ise Türkiye için bir sorun olmamıştı. Ondan on yıl önce, 1998’de İsrailli trans birey Dana International “Diva” adlı şarkısıyla birinci olmuştu, yarışma TRT 1’de canlı yayınlanmıştı.

Conchita Wurst 2014’teki zaferinden sonra LGBTI hakları için bir sembol oldu, Birleşmiş Milletler’de şarkı söyledi, BM Genel Sekreteri Ban Ki-Moon tarafından onurlandırıldı; Avrupa Parlamentosu’nda da çok büyük bir ilgiyle karşılandı.

AKP milletvekili Volkan Bozkır ise Wurst’un bir fotoğrafını paylaşıp “Eurovision Şarkı Yarışması’nı kazanan Avusturyalıya baktıkça, ‘İyi ki bu yarışmaya artık katılmıyoruz’ diyorum” demişti; bu açıklamasından birkaç ay sonra AB Bakanı yapıldı.

Özetle, Türkiye’nin Eurovision’a katılmama sebebi oylama filan değil. TRT Genel Müdürü’nün son yıllarda öne çıktığını iddia ettiği “ahlaki sorun” ise hem bir sorun değil, hem de yeni değil: Eurovision şarkı yarışması en az 30 yıldır kimlikler arası eşitliğin platformlarından biri. Gerçek sorun ise Türkiye’deki değişimlerden, özellikle muhafazakarlaşma eğiliminden kaynaklanıyor.

İnsan hakları prensipleri yerine çoğunluğun değerlerine göre politik söylemler üretmek Türkiye ve Rusya gibi popülist rejimlerin standart bir özelliği. Rusya Conchita Wurst’un yarışmadan çıkartılması için baskı yapmış, Putin’in partisinden politikacılar AB Bakanı Bozkır’ınkine benzer homofobik açıklamalar yapmışlardı, hatta Rusya’da aynı Türkvizyon gibi ‘geleneksel değerlere uygun’ bir şarkı yarışması düzenlenmesi kararı verildi. İç politikada, seçmen gözünde bunun alıcısı çok: Hem Erdoğan, hem de Putin kendi ülkelerinde çok popüler liderler.

Fakat dış politikada bu anlayış ancak ve ancak Türkiye’yi yalnızlaştırır; öyle de yapıyor.

‘Parası neyse veririz’ diplomasisi

Ukrayna, Kırım meselesini tek bir şarkıyla tüm dünyaya anlatmayı başardı, süpergüç Rusya’ya karşı gönülleri de kazandı. Türkiye ise bir yandan Güneydoğu’daki iç savaşla boğuşuyor, bir yandansa 3 milyon Suriyeli mülteciyi ülkesinde ağırlamaya çalışıyor. Buna rağmen neden kimsenin sempatisini kazanamıyor? Neden kendini dünyaya anlatamıyor?
Önce Nisan ayında Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Nils Muižnieks Türkiye’yi ziyaret etti ve Türkiye’nin terörle mücadelede insan haklarına saygı duyması gerektiğini, bunu yapmazsa terörü körükleyeceğini söyledi.
Sonra Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri Zeid, Cizre ve Nusaybin gibi askeri operasyonların düzenlendiği yerlerdeki sivil ölümlerini eleştirdi, Türkiye’nin bağımsız gözlemcilere bu bölgeleri açması çağrısında bulundu.

Avrupa Birliği de Türkiye ile mülteciler konusunda yapılan pazarlığın bir parçası olarak, vize serbestliği antlaşmasının şartları arasında Türkiye’nin “terör” tanımının uluslararası hukuka uygun şekilde değiştirilmesini talep ediyor.

Erdoğan’ın bu endişelere ve taleplere karşı verdiği sert ve uzlaşmadan yoksun cevaplar ise sorunları çözmeye yaramıyor.

Akademisyenlerin ve gazetecilerin daha da ağır cezalarla yargılanması için terör tanımının genişletilmesini talep eden Erdoğan, Can Dündar ve Erdem Gül’ün yargılamalarındaki hak ihlalinin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından cezalandırılacağı uyarısı karşısında “Devlet o tazminatı öder” demişti.

Mesele tam da bu: Dünyanın bu denli önem verdiği meseleleri ‘parası neyse verip’ tamir etmek mümkün değil.

AİHM tazminatları dışında Türkiye’nin kendi parasıyla dünya çapında rezil olduğu bir alan da tanıtım faaliyetleri adı altında yapılan yanlış kampanyalar.

Erdoğan’ın Washington DC ziyareti sırasında billboard taşıyan kamyonlar kiralanmış ve ABD sokaklarında “We Love Erdogan” mesajı dolaştırılmıştı.

Again! The #Erdogan propaganda truck just drove by again. Unbelievable. #washingtondc#nuclearsummit2016 #turkeypic.twitter.com/hcQsz5mqoa
— Andrew (@andrewyweller) March 31, 2016

Ve tekrar! Erdoğan’ın propaganda kamyonu yine geçti. İnanılmaz..

Fakat Erdoğan’ın ziyareti bu sevgi mesajlarından çok, Brookings Institute’ta yapacağı konuşma öncesi korumalarının gazetecileri dövmesi ile manşetlerde yer aldı.

Tüm dünyada Ermeni Soykırımı’nın anıldığı 24 Nisan öncesinde ise Türkiye’nin resmi lobi faaliyetini yürüten örgütler gazetelere tam sayfa ilanlar verdi, Boston’da büyük boyutlu billboard’lar yerleştirdi, New York ve Los Angeles’da uçaklar kiraladı, gökyüzüne Ermenilerin yalancı olduğu, soykırımın olmadığına dair mesajlar yazıldı.

Pro-Turkish group uses the skies over New York to deny the Armenian Genocidehttps://t.co/7zmAc4ePsa #Turkeypic.twitter.com/6SNED7WTLf
— Joseph Willits (@josephwillits) April 22, 2016

Bu tanıtım öyle bir ters tepki doğurdu ki, Boston’daki şirket billboard’ları bir gün içinde kaldırdı, New York’taki tanıtımı yapan şirket ise özür dilemek zorunda kaldı.

Türkiye son yıllarda bu tür propaganda faaliyetlerine milyonlarca dolar ayırıyor. Fakat sonra binlerce insanın ifade özgürlüğünü ihlal ederek, 338 sivilin ölümlerini soruşturmayarak, 36 gazeteciyi hapse atarak, hatta yabancı gazetecileri bir bir sınır dışı ederek bir çuval inciri berbat ediyor.
Halbuki, kendi evimizde suç işleyip başka ülkelerin semalarında propaganda yapmaktansa, Türkiye’de hukuka saygı göstererek ve dünyada Eurovision gibi herkesin izlediği platformlara katılarak kendimizi anlatabiliriz. Hem daha inandırıcı, hem daha az masraflı.

2017’de Ukrayna’ya gider miyiz?

Eurovision 2016 canlı yayınının en güçlü anlarından biri mültecilerin Avrupa’ya yolculuğunu anlatan bir dans gösterisiydi. Türk dış politikasını “vizeleri kaldırmazsanız, mültecileri göndeririz” gibi tehditlere ve pazarlıklara muhtaç bırakmak yerine, 2017’de Ukrayna’da düzenlenecek Eurovision’a mültecileri anlatan bir şarkıyla katılsak şartlar bambaşka kurulabilir. Kilis gibi kendi yerel nüfusundan çok mülteci bulunduran bir şehir, diğer dünya şehirleriyle birlikte projeler üretebilir.

Krista’nın öpücüğü ve Conchita’nın sakalından çok, hükümetin yersiz korkuları ve yalnızlaşması zarar veriyor Türkiye’ye.

Ama bunu fark etmek için önce farklılıklara saygı duymayı öğrenmemiz, sonra da tüm dünyanın bize düşman olduğu yanılgısından kurtulmamız gerekiyor.

Ne dersiniz?

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *