Poelenburg: Hollanda’nın Türk sorunu

Nasıl ki Türkiye’nin Kürt kimliği ile ilgili bir sorunu var, Hollanda’nın da Türk kimliği ile ilgili artık göz ardı edilemez hale gelmiş bir sorunu var. Öyle ki, bu sorun, Hollanda kentlerinin bir köşesine sıkışmış Türk mahallelerinde, sıradan bir süpermarketin önünde berraklaşıveriyor.

Olay nedir?

Zaandam şehrinin Poelenburg mahallesindeki bir süpermarketin önünde düzenli olarak buluşan bir grup genç yüksek sesle müzik dinliyorlar, gelip geçenleri rahatsız ediyorlar.

Fakat, gençler Türk (Hollanda’ya giden ilk işçi göçünden itibaren üçüncü nesil), mahalle göçmen kökenli ailelerin yoğun olarak yaşadığı bir yer, ve gençlerin asıl mücadelesi kendi varlıklarını hissettirmek.

Önce olayı ve mekanı bizzat o gençlerden birinin çektiği video görüntüleriyle izleyelim. Videonun başlığı “YousToub Poelenburg’u ele geçirdi” (YousToub, YouTube vlog’larıyla ünlü olmuş Yusuf adlı bir genç).

Gençlerin trafik kurallarını ihlal ederken, gelip geçenlere yumruk atarken kendilerini videoya kaydedip bir de bunu YouTube’da paylaşmaları sebepsiz değil; Hollanda’daki kimlik çatışmasının bir yansıması. Bu videonun yaklaşık 400 bin kez izlenmiş olması ve olayın Hollanda medyasında bir sansasyona dönüşmesi ise baskın kültürün merakı ile mağdur kültürün kendini ifade etme şekliyle ilgili.

Bu nitelikleri tartışmaya açmadan önce, olayın polisiye yönünü tamamlayalım.

Poelenburg’daki diğer insanların ve market çalışanlarının gençlere dair şikayetleri ilk değil, haftalardır sürüyor. Hollanda polisi de gençlere yabancı değil, yukarıdaki videoda 11:34’ten itibaren gençlerle bir polis ekibi arasında geçen önceki tarihli bir sohbetin görüntülerini, gençlerin küçük kışkırtmalarını görebilirsiniz.

(Bu makaleyi Türkiye’den okuyanlar videodaki polisin davranışlarını fazla toleranslı bulabilir, özellikle kadın memura sarkıntılık eden, erkek memurun arkasından kafasına silahla ateş edecek, yumruk atacak gibi el işaretleri yapan çocuk Türkiye’de Türk polisine aynı davranışı yapsa başına gelmeyen kalmazdı, hatta o çocuk Türkiye’de bir Kürt çocuğu olsa karakolda işkence de görürdü. Fakat, Hollanda polisi iki çeşittir: Böyle küçük olaylarda soğuk kanlı kalmanın, şiddete dönüşmeyecek kışkırtmaları görmezden gelmenin eğitimini almış olan; el sıkışarak, sohbet ederek meseleleri çözmeye çalışan toplum polisleri var. Normalde Hollanda sokaklarında gördüğümüz, polis arabasıyla devriye gezen polisler bunlar. Bir de, şiddete evrilen toplumsal olaylarda acilen olay yerine çağrılan, Türkiye’deki çevik kuvvete benzer, kalkanlı ve coplu polisler var. Onlar oldukça agresiftir, laf anlatmanız mümkün değil. Söyledikleri şeye itiraz ederseniz, kendinizi gözaltında bulursunuz.)

Son günlerde Poelenburg’daki meseleyi haberleştiren muhabirler “olayları olumsuz yansıttıklarını” iddia eden bu gençlerin fiziksel saldırılarına maruz kaldı; SBS6 ve Hart van Nederland ekipleri sözlü saldırıya uğradı, “burası bizim mahallemiz, kimseyle röportaj yapamazsınız” denilerek kovuldu, Pow ekibine taş ve yumurta atıldı. En son Zaandam Belediye Meclisi üyesi Juliëtte Rot mahallede RTV-NH kamerasına mülakat verirken aynı grup tarafından hakaretlere maruz kaldı.

Bunlar üzerine Zaandam Belediyesi ve polis, sorunun büyüdüğünü düşünerek harekete geçmeye karar verdi, Pazartesi akşamı dokuz kişi, Salı günü ise üç kişi daha gözaltına alındı. Bu yazı yayına hazırlanırken bu kişilerden biri hariç hepsi serbest bırakılmıştı; yukarıdaki videoyu çeken İsmail İlgün halen gözaltında. Evinden gözaltına alınan ve video kayıtlarına el konulan İlgün olayları kışkırtmakla suçlanıyor.

Hem polis sendikasından uzmanlar, hem de gençler arasındaki radikalleşme konusunda çalışan akademisyenler, arkadaş baskısının şiddeti teşvik ettiğini, bu tür sorunların çözümü için liderleri grubun geri kalanından ayırmak gerektiğini söylüyorlar.

Fakat bu sorun özünde polisiye değil, toplumsal bir sorun.

Devlet televizyonuna konuk edilen “sokak teröristleri”

Hollanda gibi insan hakları ve hukuk prensiplerinin yerleşik olduğu, diğer ülkelere göre ayrımcılığın az fırsat eşitliğinin yaygın olduğu bir düzen Türkiye’de yaşayanlar için oldukça lüks. Fakat, Hollanda’da doğup büyümüş Türk kökenli çocukların ayrımcılık referansı Türkiye değil. Çünkü onlar Türkiye’de sistemli ayrımcılığa maruz kalmadılar, azınlık oldukları Hollanda’da buna maruz kalıyorlar.

Doğrusu, tatilde Türkiye’ye akraba ziyaretine geldiklerinde hemşehri esnaf onları fahiş fiyatlarla kazıklamaya çalışır, komşuları onları “alamancı” diye hor görür, yozlaşmış diye beğenmez… Bunlar ayrı. Fakat, Hollanda’da aynı okuldan mezun “Willem” hemen işe kabul edilirken, sırf adı “Mustafa” olduğu için tercih edilmeyen, veya ekonomik krizde ilk önce işsiz kalan Türk kökenli bir genç Hollanda devletine ve toplumuna -haklı olarak- isyan eder. Hatta “beyaz” ve “siyah” okullara bölünen toplumda Willem ile Mustafa’nın sınıf arkadaşı olması bile düşük ihtimal.

Tüm bunlara tuz biber ekercesine, tüm Avrupa’da olduğu gibi Hollanda’da da güçlenen aşırı sağcılar bir gece gelip marketin önüne gamalı haç çiziyor, “ülkemde ne işiniz var” gibi mesajlar bırakıyor; Facebook’ta “Bu fareleri Zaandam’dan temizleyelim” diye bir sayfa açılıyor ve hemen ardından kapatılıyor. Tabii, yine bir Türkiye karşılaştırmasıyla, Silvan’da duvarlara ırkçı mesajları bizzat polis özel harekat ekipleri yazarken, Zaandam’da ırkçı mesajlara ilk karşı çıkan Hollandalı belediye başkanı oluyor. Türkiye’de Facebook, HDP’nin seçim ofislerine saldırıları organize eden ırkçı sayfalara dokunmuyor, ama Kürt siyasi partilerinin sayfaları kapatılıyor.

Tüm bu soruna, son yılın favori kavramı “terör”ü de ekleyin: Bazı Hollanda medya organları gençlerin mahalleliye verdiği rahatsızlığı “sokak terörü” olarak aktardı. Türkiye’de muhalifler için genişletilerek kullanılan bu ağır tabir, Türkiye haberlerini izleyen ve kendilerini o haberlerdeki çoğunluk kimliği içinde gören Hollandalı Türkler için oldukça rahatsız edici. Fakat, Hollanda medyasının “terör” kavramını “PKK” veya “FETÖ” bağlamında kullanmadığı, kavramın sınırlarını -gereksiz yere- esnettiği açık. Kaldı ki, “sokak teröristleri” başlığını kullanan medya organlarından biri olan devlet televizyonu NPO, en popüler tartışma programına bu gençleri davet etti ve görüşlerini aldı. Aşağıdaki videoda, Poelenburg’da yaşayan belediye meclisi üyesi Juliëtte Rot ve -sonradan Rot’a sokakta hakaretler eden ve gözaltına alınacak olan- İsmail İlgün yan yana oturup tartışıyorlar:

Yine Türkiye ile karşılaştırmak gerekirse, bırakın bir PKK üyesinin televizyona davet edilmesini, hükümetin teröre destek vermekle suçladığı yazarlara, akademisyenlere ve hatta siyasetçilere dahi söz vermeyen bir medyası var Türkiye’nin.

Ancak gençler kendilerine söz verilmesini bir hak veya lütuf olarak görmüyorlar; öyle olsa, Hollanda’nın en popüler tartışma programına katılmış olmak, kendilerini ve sorunlarını ifade etmelerine yeterdi. Ama aksine, o programdaki karşıt görüşten kadına sokakta kameralar önünde tekrar saldırmak, ve Hollanda basınında bu tür bir sorunla yeniden anılmak, onların vlog ününe ün katıyor; çünkü onları ünlü yapan şey zaten çıkardıkları sorundan doğan sansasyon.

Tam bu noktada, tüm bu ayrımcılık, işsizlik ve mağduriyet bağlamının bizzat bu çocuklar için pek de geçerli olmadığını not düşmek gerek. Hem YousToub hem de İsmail İlgün yayınladıkları vlog’lar sayesinde (reklam geliri üzerinden) büyük paralar da kazanıyorlar. Öyle ki, İlgün çalıştığı yer olarak YouTube’u göstermiş.

Fakat Türkiye’de alt sınıfların lider gördüğü kişinin siyasetle zenginleşmiş Erdoğan olması gibi, Hollanda’da kendini mağdur hisseden gençliğin de mağdur edebiyatıyla zenginleşen çocukları takip etmesi tezat değil, çünkü onları birleştiren şey sınıf bilinci değil, kimlik.

1960’larda Türkiye’deki varlıklarını, çevrelerini ve statülerini bırakıp gelen göçmen işçiler, Hollanda’da hayata sıfırdan, en düşük sosyo-ekonomik konumdan başladılar. Uzun süre Hollanda toplumu onları geçici misafirler olarak gördü; yani, ya görmezden geldi, ya da onlara tepeden bakmanın, hor görmenin kalıcı zararlarını düşünmedi. İkinci nesil bu ayrımcılığı aşmak için Hollanda’ya eğitimle tutundu (pek çok avukat ve sendikacı çıkmıştır Avrupa’daki ikinci nesil göçmen Türkler arasından, aynı Türkiye’deki Kürtler gibi). Buraya kadarı sınıf ve hak mücadelesi.

Fakat üçüncü nesil, pratikte bir Hollandalı ile eşit şartlarda doğmuş olmasına rağmen kimliğini bulmuş değil, çünkü kimliğini aradığı yer Hollanda değil.

Hangi kimlik?

Poelenburg örneği ile somutlaştıralım:

Gözaltına alınmadan hemen önce, İsmail İlgün bir video yayımlamış, süpermarketin önünde gençlerle polis arasındaki bir diyaloğa “hepiniz ırkçısınız” diye tepki gösteriyor. Görüntülerde bir polis memuru, ilan edilen yasağa rağmen marketin önünde toplanmaya gelen gençlere engel oluyor, gençlerden biri “nereye gidelim o zaman?” diye sorduklarında ise “camiye gidin” karşılığını veriyor.

Uzak bir yer değil, iki minareli Poelenburg Sultan Ahmet Camisi gençlerin toplandığı yerden sadece 200 metre uzaklıkta, ve polis, gençleri namaz kılmaya değil, sosyal bir alana yönlendiriyor.

Hollanda’daki camiler, Türkiye’dekilerden biraz farklı olarak, Müslüman mahallelerin sosyal merkezi olarak da işlev görür, içlerinde gençlerin ve yaşlıların toplandığı kahveler, Türk ürünleri satan marketler, hatta berber dükkanları gibi hizmetler de bulunur. Poelenburg’daki camide sinema salonu bile var. Aynı süpermarketin önündeki gibi bir otoparkı, etrafında yeşil alan da var.

Fakat, Hollandalıların gitmediği bir alan, cami, kendi kimliğini karşıt kimliğin gözüne sokmak için uygun bir yer değil. İşte bu yüzden kimliklerin bir arada bulunmak zorunda olduğu alan, süpermarket, olayın geçtiği yer oluyor. Ama hangi kimliklerin?

Sultan Ahmet Camisi’nin de aralarında olduğu, Türkiye’deki Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı olan Hollanda Diyanet Vakfı camileri çoğunlukla AKP’nin Hollanda temsilciliği işlevi de görüyorlar. Vakıf yöneticilerinin bir kısmı aynı zamanda AKP’nin Avrupa örgütü olan UETD (Avrupa Türk Demokratlar Birliği) yöneticileri. Son beş yılda Diyanet Vakfı 4 milyon Euro değerinde arazi ve emlak satın almış, cami ve vakıf binaları için kullanılan bu paranın kaynağı şeffaf değil. AKP’ye yakın basında bu camilere yönelik soruşturmalar FETÖ’nun parmağı olarak yansıtılıyor, Hollandalılar ise Türk göçmenler üzerindeki girişimleri “Ankara’nın uzun kolu” olarak yorumluyor. Türkiye’de doğmuş ve yetişmiş imamlar ise Diyanet tarafından Avrupa’daki bu camilere atanıyor, Hollanda hükümeti bu imamların Avrupa toplumlarını tanımamasından şikayetçi, göçmen kökenli gençlerin topluma entegre olmasına engel olduklarını düşünüyor.

İşte AKP’li Türk-Müslüman kimliğini Avrupa’da yaşayan gençlere empoze eden sistemin yapısı özetle bu.

Yakın zamanda yayınlanan bir akademik araştırma ise Poelenburg’daki şiddeti bu bağlamda açıklamaya yardımcı olabilir. Yaşları 14 ile 18 arasında değişen Türk göçmen gençlerin anne ve babalarından edindikleri toplumsal ön yargılar, ortak “Türk-Müslüman” kimliği ile birlikte, şiddet eğilimini etkiliyor: Eğer anne ve baba toplumda eşitliği vurguluyorsa şiddet eğilimi daha az, ancak Hollanda toplumuna dair güvensizliği vurguluyorlarsa şiddet eğilimi daha yüksek.

Yine Poelenburg ile somutlaştıralım. Aşağıdaki alıntılar, gençlerin gözaltına alınması ile ilgili bir Facebook paylaşımı (arşiv kopyası) altına yapılan yorumlardan. Yorumları yapanlar, Hollanda’da yaşayan Türkler:

“bunlar en ıyı yaptıkları şey muslumanlıgı teror ve ocu lanse etmek yoksul ulkeleri somurmek hepisıne lanet olsun”

“Hollanda’nin yabancilar, ozellikle muslumanlar, uzerine hazir bir programi var. Oda “ya kal bize uy, yada def ol git”. Bunuda gencler uzerinden basarmaya calisiyorlar, maalesef!”

“Tek amac 100 asimile 100 % itaat faslilarin cogunlugu gibi. Bize uymuyor uymaz denesinler bakalım.”

Hollanda toplumu ve yönetimi hakkında bunları düşünen ailelerin, Hollanda toplumuna uyum sağlayacak çocuklar yetiştirmeleri pek mümkün değil. Yıllarca uydu antenleriyle, şimdilerde ise internetle yüzünü Türkiye’ye dönmüş bu ailelerin başka bir vatana, topluma ve siyasete dair güçlü bir aidiyet hisleri var. Aynı Facebook paylaşımına yapılmış diğer yorumlar bu yolu gösteriyor:

“Erdoğan’ı bu avrupa ırkı sevmiyorsa demektirki bu adam bize Allah tarafından bir lütuf. Erdoğan’ı seviyorum devletimin kalkınması için.”

“Allah vatana millete ve cumhurbaskanimiza zeval vermesin.”

Böylece, dedesi 1960’larda İç Anadolu’dan Avrupa’ya işçi olarak göçmüş, annesi ve babası tarafından öncelikle bir Türk olarak yetiştirilmiş olan Avrupa doğumlu üçüncü nesil, kimlik ihtiyacını Erdoğan’da ve Türkiye’de gideriyor.

Türkiye’nin hükümete yakın basını da, Poelenburg’daki olayı “Cumhurbaşkanı Erdoğan lehine sosyal medyada yapmış oldukları paylaşımlar nedeniyle gözaltına alınan Türk gençleri” olarak yansıtıyor. Böylece “Hollandalılar tarafından hor görülen Türk gençleri” hikayesi, gençlerin çıkardığı tüm sorunlardan arındırılarak ve Erdoğan kimliğine büründürülerek bir kez daha göçmen Türk gençlerinin tüketimine sunulmuş oluyor.

Çözüm Hollanda’da değil, Türkiye’de

Poelenburg’daki sorunlar ilk başladığında, Zaandam belediyesinin sosyal hizmetler çalışanları bu gençlerin ailelerini ziyaret etmiş ve çocuklarıyla ilgilenmelerini istemişler, şimdi ise polisiye bir meseleye dönüşen sorunu polisiye bir önlemle çözmeye çalışıyorlar; mahalledeki Türkler ise gençlerin işsizlik gibi sorunlarının da olduğunu, daha fazla polisle bu sorunun çözülemeyeceğini söylüyor. Olaylar durulduktan sonra yine sosyal hizmet uzmanları ve yine toplum polisleri devreye girecektir, cami yetkilileri ve mahalledeki ailelerle de görüşülür, iki yıl önce ateş yakıp eşyalara zarar verdikleri ve hatta bir genci alıkoydukları için kapatılan gençlik merkezi yeniden bu gençlere açılır, Poelenburg’daki süpermarketin önündeki sorun böylece giderilir. Göçmen kökenli gençlerin işsizlik sorunu ise hükümet tarafından yasalarla ve teşviklerle çözülmeye çalışılıyor.

Fakat, kimlik sorununu Hollanda’nın tek başına çözmesi mümkün değil, çünkü her ne kadar işsizlik ve yükselen aşırı sağ bu yangını körüklüyor olsa da, ateşin kaynağı, kimlik bunalımı, Türkiye’nin çözümüne muhtaç.

Türkiye’nin iç siyasi sorunu gibi görülen sorunlar aslında buraya da hemen yansıyor, çünkü Türkiye’deki her siyasi görüşten insan Avrupa’da da yaşıyor. Gezi protestolarına gelip olay çıkaran AKP’liler, Erdoğan’ın Avrupa kentlerindeki Cumhurbaşkanlığı seçimi mitinglerini protesto eden Kürtler ve şimdi, Avrupa’daki Gülen Cemaati kurumlarına yönelik saldırılar “Türkiye’nin iç sorunu” diye bir şey olmadığına kanıt. Hollanda toplumu da bu sorunlara kayıtsız değil aslında.

Fakat, Hollanda Parlamentosu’nda Türk sorunu tartışmaları eksik tanımlar ve imkansız çözümlerle geçiyor: Ülkenin sol partileri, Hollanda’daki Türklerin sorunlarını Erdoğan’da ve Türkiye’deki siyasi kutuplaşmada aramamak gerektiğini, çözümü ortak Hollanda kimliğinde bulmak gerektiğini söylüyorlar. Sağcı partiler ise Erdoğan’ın sorun yarattığını yıllardır söylediklerini, çözüm için sorunlu gençlerin daha sıkı kontrol edilmesi gerektiğini söylüyorlar. Aşırı sağ parti PVV’nin önerisi ülkeye daha fazla Müslüman göçmen alınmaması, sorun çıkartan Erdoğan’cıların Türkiye’ye gönderilmesi.

Solcuların tanımı eksik, sağcıların çözümü yanlış.

Hollanda’da doğan ama Türkiye’yi anavatanları kabul eden göçmen kökenli Türkleri Türkiye’ye gönderemezsiniz; çünkü bu öncelikle insan haklarına aykırı, onlar da en az Hollandalılar kadar Hollanda vatandaşı, aynı haklara sahipler. İkincisi, hiçbiri Türkiye’ye gitmek ve orada yaşamak istemez, çünkü Hollanda’da kurdukları, alıştıkları bir hayat var. Üçüncü neslin pek çoğu, Türkiye’de Türkiyelilerle eşit şartlarda çalışma hayatına katılacak kadar Türkçe dahi bilmiyor aslında. Hollanda doğumlu üçüncü neslin, dedelerinin doğduğu Türkiye taşrasında nasıl uyum sorunları çektiğini anlamak için bir yaz günü Emirdağ’a gitmenizi dilerim.

Hollanda pasaportu taşıyan ama Türkiye’deki insan hakkı ihlallerini alkışlayan Türkleri ise bir günde “Hollandalı” yapamazsınız. Zihni Özdil’in etraflıca anlattığı gibi, on yıllar boyunca Hollanda’nın “çok kültürlülük” politikası altında homofobiden ataerkilliğe, aşırı muhafazakarlıktan anti-semitizme dek her türlü sorunlu ideolojinin yeşermesine izin verilen bir ortamda büyüdü bu gençler.

İdeal bir durumda olması gereken şu: Erdoğan, Avrupa’da yaşayan Türklerin dillerini ve kültürlerini kaybetmemelerini öğütlemeli, ama bunun sınırlarının evrensel insan hakları prensipleriyle, Avrupa’da yasalarla belirlenmiş hak ve özgürlüklerle sınırlandığını hatırlatmalı. Markette iki Türk gencinin aralarında Türkçe konuşması bir haktır, ancak diğer Hollandalı müşterileri rahatsız etmek bir özgürlük değildir. Darbe girişimine karşı Hollanda şehirlerinde protesto düzenlemek bir haktır, ama protestoyu aktaran NOS muhabirine engel olmak bir suçtur; kanıt olmadan, soruşturma açılmadan Hollanda’daki tüm Gülen okullarını ve derneklerini darbeci saymak da hukuk devleti ile bağdaşmaz. Hollanda Başbakanı Rutte’nin Hollandalı Türklere yönelik eleştirisindeki gibi, haklar ve özgürlükler bir kafeterya değil, kendi haklarınızı alıp başkalarının özgürlüklerini bırakamazsınız; ya hepsi, ya hiçbiri.

Ancak, ideal bir durumda yaşamıyoruz. Erdoğan nasıl ki Türkiye’deki darbe girişimi sonrasında tüm siyasi hareketleri demokratik prensipler etrafında uzlaştırmak yerine, muhalefete baskı yapıp kendi oyunu en çok artıracak politikaları uyguluyorsa, Avrupa’daki Türklerin de Avrupalı toplumlara entegrasyonu yerine kendi liderlik kültüne bağlılığını artırmayı hedefliyor. Avrupa’dan gelen, Türkiye’deki insan hakları ihlallerine dair her eleştiriyi “İslamofobi ve ırkçılık” olarak niteleyen Erdoğan, Avrupa’da kendisini rehin hisseden bir Türk nesli üretiyor aslında; çünkü Türkiye’nin iç sorunları için “dış mihraklar”ı suçlamak, ötekileştirmek, Erdoğan’ın Türkiye’deki oylarını artırıyor ama, Avrupa’daki Türkler o “dış mihraklar”ın kapı komşusu olarak yaşıyor aslında.

Elbette “Türkiye” Erdoğan’dan ibaret değil, ve Avrupa’daki Türkler için yapılabilecek şeyler Erdoğan’dan ve AKP’den beklenmemeli. Bu yazı, böyle bir çabanın ürünü.

Şimdiye dek Avrupa’daki Türklere sunulan “Türkiye Devleti” imajı, hükümet kontrolündeki TRT gibi medya organları üzerinden ve Avrupa’da devleti temsil eden Diyanet ve Dışişleri gibi kurumlar üzerinden yürütüldü. Bu kurumlar siyasete alet edildikçe, “Türkiye Devleti” Müslüman-Türk kimliğini pekiştirdi, Erdoğan’ın ideolojisini günü gününe Avrupa’daki Türklere empoze eden araçlara dönüştü.

Bunu kırmak için yapılması gereken ilk şey, Türkiye’nin gerçekte ne olduğunu Avrupa’daki Türklere anlatacak alternatif mecralar kurmak. Türkiye’deki hak ihlallerini günü gününe Avrupa’daki Türklere de anlatmak, karşılaştırmalar yapmak. Avrupa’da azınlık olan Türklerin, Türkiye’de azınlık olanları düşünmesini sağlamak.

Yine Poelenburg ile somutlaştıralım: Diyarbakır’da bir süpermarketin önünde bekleyen Kürt genci ile onun yanına gelen Türk polisi arasında nasıl bir ilişki var? Bu soru üzerine samimiyetle konuşabilecek Hollandalı Türk gençleri Hollanda’nın Türk sorununu çözebilir.


önemli not: Gazeteci Fatih Özyar’ın gözaltına alınması

A Haber’in Hollanda muhabiri olan Fatih Özyar, Pazartesi akşamı gençlerin gözaltına alındığı duyunca olay yerine gitmiş. Polis, Özyar’a meydana giremeyeceğini, uzaklaşması gerektiğini söyleyince gazeteci olduğunu ve polisin önlemlerini görüntülemek istediğini söylemiş. Israr edince gözaltına alınmış, 15 saat boyunca nezarethanede tutulduktan sonra herhangi bir ceza verilmeden serbest bırakılmış. Polis kayıtlarında Özyar’ın gazeteci olduğuna dair bir bilgi yok, ancak polis sözcüsünün ifadesi açık: Gazeteci olsun veya olmasın, herkes toplanma yasağına uymak zorunda.

Benim şahsi kanaatime göre gazetecilerin haber verme hakkı hiçbir durumda engellenmemeli, çünkü kamunun bilgi edinme hakkı, kamu adına kamu güvenliği önlemleri alanların denetlenmesini de sağlıyor. Poelenburg örneğinde, toplanma hakkının yasaklanması toplumun özgürlüklerini kısıtlıyor mu, gençleri karakola davet edip görüşmek yerine neden gözaltı uygulandı, gençler gözaltına alınırken şiddete maruz kaldılar mı gibi önemli sorunların cevabını bilmeye hakkımız var.

Ancak, Avrupa hukuku ne yazık ki benimle aynı görüşte değil.

AİHM’nin Pantikäinen v. Finlandiya kararı Fatih Özyar’ın durumuna oldukça benzer. 2006’da Helsinki’deki bir eylem sırasında polis alanı kapatıyor ve herkesin dağılmasını istiyor. Basın kartı taşıyan fotomuhabir Pantikäinen gazeteci olduğu için alanda kalmak için ısrar ediyor, polis onu gözaltına alıp 18 saat nezarethanede tutuyor. AİHM kararında, özetle, ifade özgürlüğünü koruyan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesinin bu olayda ihlal edilmediğini, çünkü gazeteciler dahil herkesin kanunlara dayanan kısıtlamalara uyması gerektiğini belirtmiş.

Fatih Özyar meselesinde can sıkıcı bir nokta daha var: Özyar’ın gazeteci olarak haber verme hakkını sonuna kadar savunuyor olsam da, serbest kaldıktan sonra A Haber canlı yayınına katılıp Türk gençlerinin “sosyal medyada Erdoğan’a destek verdikleri için” gözaltına alındığını söylemiş olması kınanmayı hak ediyor. Hali hazırda karışık olan bir meseleyi siyasi propaganda amacıyla çarpıtmak gazetecilik değil. Yazı boyunca saydığım nedenlerle, bu tür gazeteciliğin en büyük zararı bizzat Hollanda’daki Türk gençlerine oluyor. Türkiye’de bayramı hapiste geçiren gazeteci sayısı 120’ye ulaşmışken biraz aynaya, biraz da anavatana bakıp utansak fena olmaz.


(Görsel: Poelenburg Sultan Ahmet Camisi’nin tavanı. Emre Kanik / Flickr, CC BY-NC-ND 2.0.)

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *